YAZILAR

 

 

 

ZAMAN

Bankada bir hesap sahibi olduğunu düşün, hesabına her sabah 86.400 $ para yatırılıyor, fakat bu paranın hepsini akşama kadar harcamak zorundasın, ertesi güne transfer edilemez. Paranı kullansan da kullanmasan da hesap her akşam sıfırlanıyor. Ne yaparsın? Tabi ki hepsini harcamaya çalışırsın. Hepimiz Zaman adlı bu bankanın müşterileriyiz. Her sabah 86.400 saniyeye sahip oluyoruz, her akşam gün boyunca kullanmadığımız saniyelerimiz kadar zarara girmiş oluyoruz, yarına transfer edilemez. Her sabah hesabımız dolar, her akşam boşalır. Geri dönüş yok, saniyelerini ŞU AN`ı yaşayarak harca, en iyisi bunlarla iyi bir yatırım yap. Sağlık, mutluluk ve başarı için! Zaman kaçıyor. Her gün işinin en iyisini yap.

Bir yılın değerini anlamak için, sınıfta kalmış bir öğrenciye sor.
Bir ayın değerini anlamak için, 8 aylık bir bebek doğuran anneye sor.
Bir haftanın değerini anlamak için, haftalık dergi çıkaran bir editöre sor.
Bir saatin değerini anlamak için kavuşmayı bekleyen sevgililere sor.
Bir dakikanın değerini anlamak için trenini kaçıran yolcuya sor.
Bir saniyenin değerini anlamak için bir kazayı önleyemeyen sürücüye sor.
Bir saniyenin yüzde birinin değerini anlamak için olimpiyatlarda gümüş madalya kazanan koşucuya sor.

Her anını değerlendir, her dakikanı çok özel biriyle paylaş.
Zamanında ortak edebileceğin kadar özel biri. Unutma zaman hiç kimse için durmaz.
Geçmiş zaman Tarih, Gelecek zaman Gizemli, ŞU AN ise sana verilen gerçek bir armağandır.


 

TERSİNE YAŞANMALIYDI

Hayat tersine yaşanmalıydı bence.
Önce ölümü savuşturmalıydık başımızdan.
Yirmi yılımızı huzur evinde geçirip,
Çok gençleştiğimiz için atılmalıydık.
Altın bir saatimiz olduktan sonra işe başlamalıydık.
Kırk yıl çalışmalıydık, ta ki
Emekliliğin tadını çıkarabilecek denli gençleştiğimiz güne kadar.
Üniversiteye gitmeliydik sonra, liseye hazır hale gelene dek
Parti yapmalıydık
İyice ufalmalıydık, oyun oynayıp
Sorumlulukları unutmalıydık.
Küçük bir kız ya da bir erkek bebek olunca annemize dönmeli,
Son dokuz ayımızı yüzerek geçirmeli
Ve sevgi dolu bir bakışta son bulmalıydık.


 

ARKADAŞ-SEVGİLİ OLABİLMEK

İnsan bazen arkadaşlarına sevgili gibi davranıyor. Sahipleniyor, kıskanıyor ama gırtlağına çökmeden. Tatlı tatlı flört ediyor ama sınırları aşmadan. Birlikte gülmekten ölüyor, çok ama çok eğleniyor, dağıtıyor, yerlere düşüyor, gecenin cılkını çıkartıyor ama o arkadaş ya, sevgili değil ya, hiç sorun olmuyor. Herşeyi konuşuyorlar, pek fazla sansür uygulamıyor, sürekli anlatıyorlar, fazlasıyla ilgili oluyor; kulaklarını kocaman kocaman açıp, dinliyor. En önemlisi de büyük bir coşkuyla sonsuza kadar yapılan işler üzerine konuşabiliyorlar, çünkü iş paylaşılabiliyor, birlikte benzer işler üretiliyor. Müthiş bir keyifle dedikodu yapabiliyor, hatta kendi karısını, kocasını, sevgilisini bile çekiştirebiliyor. Arkadaşlık, bu açıdan insanın hayatını idame ettirebilmesi için büyük bir avantaj oluyor.

Ama insan sevgilisine her zaman arkadaş gibi davranamıyor. Bir kere, eleştiriler, haliyle bu kadar net dile getirilemiyor. Sevgiliyle bir arkadaşla konuşulduğu gibi her zaman rahat da konuşulamıyor. Tehlikeli sularda dolaşmaktan kaçınmak gerekiyor. Çünkü sonuçları var bunun, bedelleri var bunun, ödemek gerekiyor, burnundan fitil fitil getirebilir, dikkatli olmak gerekir, çünkü sevgililik onuru yaralanıyor. İnsan, sevgiliyken, evliyken çok daha hassaslaşıyor. En küçük şeye bile ''Bana bunu nasıl yapar?'' oluyor. Oysa arkadaşının kaldırabileceği sınırlar çok daha geniş. İnsan her zaman sevgiliyi dinlemek de istemiyor, tüm gün başka insanları dinlemiş olduğundan yorulmuş oluyor, gına gelmiş oluyor. Ya da karşındaki seni dinlemek istemiyor. Eve bir sessizlik çöküyor, ''Tetiği ilk kim çekecek?'' diye gergin bir bekleyişe giriliyor. Bir de tabii sevgiliyle ya da kocayla sabahlara kadar zıplanıp eğlenilemiyor. Kalabalık içinde işin içine baskalarının ne düşüneceği girdiğinden gerilim artıyor, ''biz''i düşünmekten ''ben'' karambole gidiyor.

Sevgiliyle başka bir koza yaratılıyor, o koza içine giriliyor, hiç itirazım yok, o da güzel ama ayrı kategorilerdeki ilişkiler gibi sanki: Arkadaş olunca başka şeyler paylaşılıyor, sevgili ya da evli olunca başka şeyler paylaşılıyor. Bana en iyisi, en güzeli bu iki kategoriyi birleştirebilmek gibi geliyor. Bunun ideal bir şey olduğunu düşünüyorum: Arkadaş-sevgili olabilmek. Hem arkadaşın hem sevgilin gibi olabileceğin biri, hem arkadaşlığı hem sevgililiği paylaşabileceğin biriyle üretmek, gülmek, ağlamak, konuşmak, çekiştirmek çok daha heyecan verici geliyor. Kolay bir şeyden söz etmiyorum tabii. Arkadaş gibi zamanı geldiğinde geri çekilebilmek, uygun düştüğünde de sevgili gibi saldırabilmek, bu iki rolü birbirine karıştırmadan oynayabilmek her baba yiğidin harcı değil. Ama yapabilenler de yok değil. Yapabilenler mutluluğu ve güzellikleri yakalayabiliyorlar zaten.


 

HER ZAMAN

İyi bilinen bir konuşmacı, seminerine 20 dolarlık bir banknotu göstererek başladı. 200 kişinin bulunduğu odaya, bu parayı kim ister diye sordu ve eller kalkmaya başladı.

Konuşmacı: "Bu parayı sizlerden birine vereceğim fakat öncelikle bazı şeyler yapacağım" dedi. Parayı önce buruşturdu ve dinleyicilere hala bu parayı isteyen var mı diye sordu, eller yine havadaydı. Bu sefer, konuşmacı peki bunu yaparsam dedi ve 20 doları yere attı onun üstüne bastı, ezdi, pisletti ve para şimdi pis ve buruşuktu, fakat eller yine havadaydı ve o parayı herkes istiyordu.

Ve konuşmacı şöyle dedi :

"Arkadaşlarım burada çok önemli bir şey öğrendiniz, paraya ne yaptıysam hiç önemli değil onu yine de istiyorsunuz, çünkü benim ona yaptığım şeyler onun değerini düşürmedi, o hala 20 dolar. Hayatımızda çoğu kez verdiğimiz kararlar veya hayat şartları nedeniyle hırpalanır, canımız acıtılır, yerden yere vuruluruz, kendimizi kötü hissederiz, fakat ne olduğu ya da ne olacağı önemli değil, hiçbir zaman değerimizi kaybetmeyiz, temiz ya da pis, hırpalanmış ya da kırılmış, bunların hiçbiri önemli değildir. Seni sevenler senin ne kadar değerli olduğunu her zaman bileceklerdir. Hayatımızın değeri ne yaptığımız, veya kimi tanıdığımızla değil kim olduğumuzla alakalıdır. Sen mükemmelsin, bunu asla unutma. Her zaman elinde olanları düşün olmayanları değil."


 

BAKIŞ AÇISI

Dr. Paul Ruskin, öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken onlara şu olayı okur :

"Hasta ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor. Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor. Zaman, yer ya da kişi kavramı yok. Yalnız, nasıl oluyorsa, kendi adı söylendiğinde tepki veriyor. Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü için bir çaba sarf ediyor ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor. Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor. Dişleri yok, yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor. Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde. Yürümüyor. Uykusu sürekli düzensiz. Geceyarısı uyanıp çıglıklarıyla herkesi uyandırıyor. Çogu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir sebep yokken sinirleniyor. Biri gelip onu yatıştırana kadar da feryat figan bağırıyor."

Bu olayı okuduktan sonra, Ruskin öğrencilerine böyle birinin bakımını üstlenmek isteyip istemediklerini sorar. Ögrenciler bunu yapamayacaklarını söylerler. Ruskin, kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptığını ve onların da yapması gerektiğini söyleyince ögrenciler şaşırırlar. Daha sonra Ruskin hastanın fotoğrafını dolaştırmaya başlar. Fotoğraftaki doktorun altı aylık kızıdır. Dr. Ruskin, Amerikan Tıp Birliği Dergisi'ndeki makalesinde, (günümüzde çok yaşandığı gibi) gülünç bir yanlış anlamanın insana nasıl tamamen farklı bir perspektif kazandıracağını anlatmaktadır. Belki de hayatta yaşadığımız birçok şey bize önyargılarımız ve bakış açılarımız tarafından dayanılmaz ve zor görünebilir...


 

AŞK NEDİR ?

Aşk, iyi geceler öpücüğünü uzun tutmaktır. Beklentidir.
Aşk, delicesine flört ederken yanındakinin hiçbir şey yapmama hakkını teslim etmektir. Saygıdır Aşk, zaaflarınız olduğunu ortaya çıkarır. Kabullenmektir.
Aşk, şimdi zamanı değil diye beklemeyi bilmektir. Sabırdır.
Aşk, saçlarda başlayıp topuklarda biten bir gezintidir. Keşiftir.
Aşk, sevişelim demeden sevişmek, yanındakinin ne istediğini bilmektir. Anlaşmaktır.
Aşk, bağlandığını sandığında, karşındakine hayır deme şansını tanımaktır.
İnceliktir Aşk, korumaktır. Sorumluluktur.
Aşk, ciddi bir tokalaşmayı kıkırdamaya dönüştürmektir. Mizahtır.
Aşk, evinizdeki her şeyin yerinin değiştirilmesini kabullenmektir. Teslimiyettir.
Aşk, sevgilinizin ne olduğunu tüm çıplaklığıyla görmektir. Gerçektir.
Aşk, saatin kaç olduğunu bilip aldırmamaktir. Neşedir.
Aşk, sizi kucaklayan kolların, gittikçe daha çok sarılmasıdır. Mutluluktur.
Aşk, gecenin bir vaktinde sen uyu, benim gitmem gerek dediğinizde, uyanık kalıp seni biraz daha görmeyi tercih ederim cevabını almaktır. Sıcaklıktır.
Aşk, tanıdığınızı zannettiğiniz insanın yeni yanlarını keşfetmektir. Tazeliktir.
Aşk, uyandığınızda rüyanızı yanınızda bulmanızdır. Düşlerin gerçek olmasıdır.
Aşk, kocaman yatağın üçte birine sıkışmaktır. Yakınlıktır.
Aşk, evin anahtarından bir kopya daha yaptırmaktır. Güvendir.
Aşk, hoşçakal dedikten sonra tekrar karşılaşacağını bilmektir. Kaderdir.
Aşk, gerindiğinde sızlayan gövde lafının anlamını bilmektir. Derstir.
Aşk, ecza dolabını açtığında, diş macunu kapağını kapatılmamış bulmaktır. Uyumdur.
Aşk, pencereden dışarıya baktığında kiminle olduğunu hatırlamaktır. Düşüncedir.
Aşk, rüzgarın ağaçların arasında dolaşırken çıkardığı sesi dinleyip sevgilisinin yanında olmadığına hayıflanmaktır. Yalnızlıktır.
Aşk, asla anlatılmayacak öykülerdir. Özeldir. Kıymetini Bilene Tabiiiii...


 

BİLMELİSİN Kİ...

Bilmelisin ki...
Duvarda asılı diplomalar insanı insan yapmaya yetmez.
Bilmelisin ki...
Aşk sözcüğü ne kadar çok kullanılırsa, anlam yükü o kadar azalır.
Bilmelisin ki...
Karşındakini kırmamak ve inançlarını savunmak arasında çizginin nereden geçtiğini bulmak zordur.
Bilmelisin ki...
Gerçek arkadaşlar arasına mesafe girmez. Gerçek aşkların da !
Bilmelisin ki...
Tecrübenin kaç yaş günü partisi yaşadığınızla ilgisi yok, ne tür deneyimler yaşadığınızla var.
Bilmelisin ki...
Aile hep insanın yanında olmuyor. Akrabanız olmayan insanlardan ilgi, sevgi ve güven öğrenebiliyorsunuz. Aile her zaman biyolojik degil.
Bilmelisin ki...
Ne kadar yakın olursa olsunlar en iyi arkadaşlar da ara sıra üzebilir. Onları affetmek gerekir.
Bilmelisin ki...
Bazen başkalarını affetmek yetmiyor. Bazen insanın kendisini affedebilmesi gerekiyor.
Bilmelisin ki...
Yüreğiniz ne kadar kan ağlarsa ağlasın dünya sizin için dönmesini durdurmuyor.
Bilmelisin ki...
Şartlar ve olaylar, kim olduğumuzu etkilemiş olabilir. Ama ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz.
Bilmelisin ki...
İki kişi münakaşa ediyorsa, bu birbirlerini sevmedikleri anlamına gelmez. Etmemeleri de sevdikleri anlamına gelmez.
Bilmelisin ki...
Her problem kendi içinde bir fırsat saklar ve problem, fırsatın yanında cüce kalır.
Bilmelisin ki...
Sevgiyi çabuk kaybediyorsun, pişmanlığın uzun yıllar sürüyor.


 

ZENGİNLİKLE İLGİLİ ONBİR YANLIŞ İNANIŞ

1. Zenginliğin şansa bağlı olduğunu düşünmek yanlıştır.
2. Zenginliğin yalnızca "para kazanma" yeteneğine bağlı olduğunu düşünmek yanlıştır.
3. Paranın kötü bir şey olduğunu düşünmek yanlıştır.
4. Zengin olmanın günahkarlık olduğunu düşünmek yanlıştır.
5. Cimriliğin erdem olduğunu düşünmek yanlıştır.
6. Ekonomik sistemin hatalı olduğunu ve bu yüzden zengin olmanın imkansız olduğunu düşünmek yanlıştır.
7. Zengin bir hayat sürmenin gelecek için para ve mal depolamak olduğuna inanmak yanlıştır.
8. Zengin olmaya layık olmadığınızı düşünmek yanlıştır.
9. Sefalette erdem olduğunu düşünmek yanlıştır.
10. Hayatın bize karşı olduğunu kanıtlamak yolunda kendimizi feda etmek yanlıştır.
11. Zengin olmak için kötü olmanın şart olduğunu düşünmek yanlıştır.

 

SON MEKTUP

Bu son mektubumda sizin için bir empati denemesi yapmak istiyorum:

Biliyorsunuz empati kendini başkasının yerine koyabilme yeteneği.

Ben de şimdi kendimi sizlerin yerine koymaya çalışacağım ve şu soruya yanıt arayacağım:

Ben sizlerin yerinde olsaydım neleri yapardım, neleri yapmazdım?

 

Her şeyden önce kendimi kimseye ezdirmezdim.

Ne aileme, ne öğretmenlere, ne akrabalarıma, ne okul ve mahalle arkadaşlarıma kendimi ezdirirdim.

Kendi varlığımın da , sırf insan olarak doğduğum için, herkesle eşit olduğunu düşünür, bana tepeden bakanlara yüz vermez, beni küçük görenleri ve ezmeye çalışanları da umursamadan, ama bana yapabilecekleri kötülükleri de hesaba katıp gerekli önlemleri alarak, kişiliğime duyduğum saygı ve güven içinde yaşamımı sürdürürdüm.

Özgürlüğümü her şeyin üzerinde tutardım.

Kimse için özgürlüğümden vazgeçmezdim.

Bireysel özgürlüğün temelinde ekonomik bağımsızlığın yattığını bilir, tüm yaşamım boyunca özgürlüğümü koruyabilmek için, ekonomik bağımsızlığımı sağlayacak bir meslek ya da bir iş sahibi olur ve bunu ne uğruna olursa olsun bırakmazdım.

Kendimi ezdirmeyeceğim ve özgür olacağım diye, huysuz, huzursuz, kuşkucu, kavgacı, sürekli eleştiren, sürekli kendini savunan, kimseye güvenmeyen kötümser biri de olmazdım.

Herkese sevgiyle ve güven duygusuyla yaklaşır, kişiler hakındaki olumlu yargılarımı, ancak onlarda onaylamadığım tutum ve davranışlar görürsem değiştirirdim.

Diğer cinsten olanlara, benden yaşça daha küçük ve daha büyüklere, başka ırk, din, milliyet ve renkten olanlara, eşit biçimde yaklaşırdım.

Nasıl kendime, sadece insan olarak doğduğum için saygı duyuyorsam ve varlığını başkalarıyla eşit düzeyde görüyorsam, benden farklı olanların da aynı saygıyı hak ettiğini düşünürdüm.

Benden farklı olan insanları, ne kendimden daha üstün ne de kendimden daha aşağı görürdüm.

Kendi duygu, düşünce ve inançlarıma gösterilmesini istediğim saygıyı, benden farklı olanların duygu, düşünce ve inançlarına karşı da gösterirdim.

Maddi çevreme yaratıcı bir biçimde yaklaşırdım.

Kendime, görüntüme, çevreme dikkat eder, kişiliğimin maddi görüntüm ve çevremle daha da güzeleşeceğini ve daha da anlamlı olacağını unutmazdım.

İçinde yaşadığım mekanı, giydiğim elbiseleri, kullandığım araç ve gereçleri sürekli olarak güzelleştirmeye çalışırdım.

Kendimi iyi tanımaya çalışır, kişiliğimin güçlü ve güçsüz yönlerini iyice anlamak için özel bir çaba gösterirdim.

Kişiliğimin, genetik olarak aileden gelen özelliklerini, doğuştan yetenekli ve yeteneksiz olduğum alanları, ayrıca eğitimle kazandığım nitelikleri iyi değerlendirmeye çalışırdım.

Gerek davranışlarımın, gerekse bilgi ve becerilerimin gerçekçi bir değerlendirmesini yapardım.

Kendimi, yetenekli olduğum konulara yönlendirir, önümdeki yaşam mücadelesinde, zevk duyacağım ve mutlu olacağım işler yapmak üzere hazırlanırdım.

Diğer cinsi ne düşman görür, ne de özellikle dost olduklarını düşünürdüm.

Herkese nasıl davranıyorsam, onlara da öyle davranırdım.

Cinsiyetimi ve cinselliğimi ne geri plana atar, ne de ön plana çıkarırdım.

Cinsiyetimle ne iftihar eder, ne de üzülürdüm.

Cinsiyetimin bilinciyle, tüm estetik kaygıları taşır ve olanaklı olduğu ölçüde temiz ve güzel görünmeye çalışırdım.

Tüm ilişkilerimde fiziksel özelliklerimin ön plana çıkmasına ve zihinsel yeteneklerimi örtmesine izin vermezdim ama gençliğimi ve cinsiyetimin özelliklerini de bastırmaya çalışmazdım.

Tam tersine, dış görünüşün, tutum ve davranışların, kişiliğimin bir parçası olduğunun bilinciyle başkalarına itici değil, sempatik görünmeye çalışırdım.

Başkalarının hatırı için kendi ilkelerimden ödün vermezdim.

Sırf uyumlu ve cici görünmek, beğenilmek uğruna ilkelerimden ödün vermezdim.

Benden bir özveri istendiği zaman, bunu benden isteyenin kendisinin de özveride bulunup bulunmadığına bakar, yani karşılıklılık ilkesini arardım.

Aile kuracaksam, bunun yanımdakiyle tamamen eşit koşullarda oluşturulmasına dikkat ederdim.

Kendime ve yanımdakine eşit saygı duyduğumu kimseden saklamazdım.

Arkadaşlar arasındaki eşitlik kadar, eşler arasındaki eşitliğe de inandığımı yanımdakine açıkça söyler, bunu hazmetmeyenle ortak bir gelecek planlamazdım.

İnsanın ölümlü, yaşamın kısa olduğunu hiç aklımdan çıkarmaz, yaşadığım sürece, hem kendim mutlu olmaya hem de yakın çevremdekileri mutlu etmeye çalışırdım.

Toplumsal sorumluluklarımı, aileme, arkadaşlarıma, işime, yakın çevreme ve topluma karşı görevlerimi bilir, onları titizlikle yerine getirir, ama bu arada günlük yaşamın küçük mutlulukları da dahil olmak üzere kendimi yaşamın güzelliklerinden soyutlamaz, tam tersine, yüreğimi ve beynimi dinlendirecek, zevk aldığım etkinlikler ve yaşam biçimi için özel olarak zaman ayırırdım.

Mutluluğun, bireysel yaşamda olduğu kadar, toplumsal yaşamın derinliklerinde de gizli olduğunu bilir, elimden geldiğince daha demokratik bir toplum için çaba harcardım.

Sadece her teknolojik ve ideolojik ilerlemenin gençlere eşitlik sağladığının bilinciyle değil, aynı zamanda tüm insanların özgürlük ve eşitliğine de inandığım için, toplumun daha eşitlikçi, daha özgür, daha demokratik olması için çaba harcardım.

Tembel, çıkarcı, sömürücü, yalancı, hırsız, düzenbaz insanlara ve düzene karşı, şeffaf, adil ve fırsat eşitliğini sağlayan demokratk bir toplumsal ve siyasal düzen için, elimden geleni yapardım.

Bu çerçevede, toplumun gelişme sınırlarını aşacak ölçüde, bireysel çabalarla gerçekleştirilemeyecek rüyalar peşinde koşmaz, kendimi, olmayacak ütopyalar için harcamazdım.


 

ÇOCUK YAŞADIĞINI ÖĞRENİR

Eğer bir çocuk sürekli eleştirilmişse,
Kınama ve ayıplamayı öğrenir.

Eğer bir çocuk kin ortamında büyümüşse,
Kavga etmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk alay edilip aşağılanmışsa,
Sıkılıp utanmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk devamlı utanç duygusuyla eğitilmişse,
Kendini suçlamayı öğrenir.

Eğer bir çocuk hoşgörüyle yetiştirilmişse,
Sabırlı olmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk desteklenip yüreklendirilmişse,
Kendine güven duymayı öğrenir.

Eğer bir çocuk övülmüş ve beğenilmişse,
Takdir etmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse,
Adil olmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk güven ortamı içinde yetişmişse,
İnançlı olmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk kabul ve onay görmüşse,
Kendini sevmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse,
Bu dünyada mutlu olmayı öğrenir.


 

YAŞLARDA

YAŞ 5
Anne ve babamın birbirlerine bağırmalarının beni ne kadar korkuttuğunu öğrendim.

YAŞ 7
Meşrubat içerken gülersem içtiğimin burnumdan geleceğini öğrendim.

YAŞ 12
Bir şeyin değerini anlamanın en iyi yolunun bir süre ondan yoksun kalmak olduğunu ögrendim.

YAŞ 13
Annemle babamın elele tutuşmalarının ve öpüşmelerinin beni daima mutlu ettiğini öğrendim.

YAŞ 15
Bazen hayvanların kalbimi insanlardan daha fazla ısıttığını öğrendim.

YAŞ 18
İlk gençlik yıllarımın keder, şaşkınlık, ızdırap ve aşktan ibaret olduğunu öğrendim.

YAŞ 24
Aşkın kalbimi kırabileceğini ama buna değer olduğunu öğrendim.

YAŞ 33
Bir arkadaşı kaybetmenin en kestirme yolunun ona ödünç para vermek olduğunu öğrendim.

YAŞ 36
Önemli olanın başkalarının benim için ne düşündükleri değil, benim kendi hakkımda ne düşündüğüm olduğunu öğrendim.

YAŞ 38
Eşimin beni hala sevdiğini, tabakta iki elma kaldığında küçüğünü almasından anlayabileceğimi öğrendim.

YAŞ 41
Bir insanın kendine olan güveninin, başarısını büyük oranda belirlediğini öğrendim.

YAŞ 44
Annemin beni görmekten her seferinde sonsuz mutluluk duyduğunu öğrendim.

YAŞ 46
Yalnızca minik bir kart göndererek bile birinin gönlünü aydınlatabileceğimi öğrendim.

YAŞ 49
Herhangi bir işi yaptığımdan daha iyi yapmaya çalıştığımda, o işin yaratıcılığa dönüştüğünü öğrendim.

YAŞ 50
Sevgi, evde üretilmemişse, başka yerde öğrenmenin çok güç olabileceğini öğrendim.

YAŞ 53
İnsanların bana, izin verdiğim biçimde davrandıklarını öğrendim.

YAŞ 55
Küçük kararları aklımla, büyük kararları ise kalbimle almam gerektiğini öğrendim.

YAŞ 64
Mutluluğun parfüm gibi olduğunu, kendime bulaştırmadan başkalarına veremeyeceğimi öğrendim.

YAŞ 70
İyi kalpli ve sevecen olmanın, mükemmel olmaktan daha iyi olduğunu öğrendim.

YAŞ 82
Sancılar içinde kıvransam bile başkalarına başağrısı olmamam gerektiğini öğrendim.

YAŞ 90
Kiminle evleneceğin kararının hayatta verilen en önemli karar olduğunu öğrendim.

YAŞ 95
Öğrenmem gereken daha pek çok şeyler olduğunu ögrendim.
Dün sabaha karşı kendimle konuştum.
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum.
Yokuşun başında bir düşman vardı.
Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum.


 

DÜZENLİ JİMNASTİĞİN ŞİRKET YÖNETİMİNE YARARLARI

Yoğun çalışma hayatı içerisinde motivasyonun çok önemli bir yeri vardır. Şirketler, çalışanlarının motivasyonlarını artırmak için çeşitli yöntemler uygularlar. Yapılan araştırmalar ve şirket tecrübeleri düzenli olarak yapılan egzersizin zihinsel kapasite kullanımını yükselttiğini, yaşama sevincini artırdığını, insanların yaptıkları işten daha fazla keyif alarak çalışmalarını sağladığını ortaya koydu. Massachusetts Üniversitesi'nden Dr. James Rippe, "Düzenli egzersizin yaratıcı gücü artırırken stresi azalttığı konusunda şüphe yoktur" diyor. Çeşitli şirketlerin tecrübeleri, düzenli egzersizin şirket yönetimine yararlarını şöyle ortaya koyuyor :

Karar alma yetisini yükseltiyor:
Purdue Üniversitesi'nden Dr. Gavriel Salvendy dokuz ay boyunca yaptığı incelemeler sonucunda fitness çalışmalarının % 22 artırılmasıyla doğru karar verme yeteneğinde fitness yapmayanlara oranla % 70 artış olduğunu gözledi.

Etkinlik artışı sağlıyor:
NASA egzersiz programına katılanların dayanma güçlerinde, çalışma performanslarında ve konsantrasyonlarında gelişme olduğunu gözledi. Ortalama ofis çalışanlarının çalışma gününün son iki saatinde verimlilikleri % 50 oranında düşerken, egzersiz yapanlar iş günü boyunca tam etkinlikle çalıştıkları ve verimlilikte % 12.5 oranında bir artış ortaya çıktığı gözlendi.

Konsantrason artırıyor:
Union Pasific Demiryolları, çalışanlarının % 80'inin egzersizin iş konsantrasyonunda yardımcı olduğuna inandıklarını saptadı.

Zaman kontrolünü artırıyor:
The Canadian Life Assurance Company, fitness programına katılan çalışanlarının % 47'sinin rapor sunarlarken daha dakik olduklarını ve yaptıkları işten çok daha fazla keyif aldıklarını, çalışmaları sırasında daha az yorgunluk hissettiklerini gözledi.

Zihinsel hataları azaltıyor:
Egzersiz yapan çalışanlar konsantrasyon gerektiren ve kısa dönemli hafızanın önemli olduğu projelerde egzersiz yapmayanlara göre % 27 daha az hata yapıyorlar. General Motors, fitness programlarına katılanların işten yakınmalarında ve iş kazalarında % 50 oranında azalış, boş geçirilen vakitlerde % 40 oranında bir azalma olduğunu tespit ettiler.

Sağlık harcamaları azalıyor:
General Electric, 18 aylık bir dönemde fitness programlarına katılanların sağlık harcamalarında % 38 oranında azalış olduğunu ve aynı dönemde bu programa katılmayanların sağlık harcamalarında % 21 oranında artış olduğunu gözlemişlerdir. The Mutual Benefit Life Insurance Company, şirketin fitness programlarına katılan çalışanlarının, katılmayanlara oranla tıbbi taleplerinin % 70 azaldığını tespit etti.


 

DAHA FAZLASINI YAPACAĞIM

Ait olmaktan daha fazlasını yapacağım,
Katılacağım.

İlgilenmekten daha fazlasını yapacağım,
Yardımcı olacağım.

İnanmaktan daha fazlasını yapacağım,
Anlayışlı olacağım.

Hayal kurmaktan daha fazlasını yapacağım,
Çalışacağım.

Ögretmekten daha fazlasını yapacağım,
İlham vereceğim.

Kazanmaktan daha fazlasını yapacağım,
Kazandıracağım.

Vermekten daha fazlasını yapacağım,
Hizmet edeceğim.

Yaşamaktan daha fazlasını yapacağım,
Büyüyeceğim.

Arkadaşlıktan daha fazlasını yapacağım,
Dost olacağım.

Denemekten daha fazlasını yapacağım,
BAŞARACAĞIM!


 

HİÇ HAYALLERİNİZDEN SIFIR ALDINIZ MI?

Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışa koşarak atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin genç oğluna kadar uzanır.

Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı. Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi öğretmeni...

Çocuk tüm gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı. Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi. Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev, tam kalbinin sesiydi...

İki gün sonra ödevi geri aldı. Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir "0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı. "Neden "0" aldım?" diye merakla sordu öğretmenine, çocuk...

"Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal" dedi, öğretmeni..." Paran yok. Gezgin bir aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız." ve ekledi:
"Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm."

Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı. Babası : "Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!" Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü öğretmenine...

"Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi. "Ben de hayallerimi..."


 

NASIL BİR HESAP?

1 x 8 + 1 = 9
12 x 8 + 2 = 98
123 x 8 + 3 = 987
1234 x 8 + 4 = 9876
12345 x 8 + 5 = 98765
123456 x 8 + 6 = 987654
1234567 x 8 + 7 = 9876543
12345678 x 8 + 8 = 98765432
123456789 x 8 + 9 = 987654321


 

HAYATIN EN GÜZEL YANLARI

- Aşık olmak.

- Yüz kaslarınız ağrıyana dek gülmek.

- Sıcak bir duş.

- Özel bir bakış.

- Mektup/e-posta almak.

- Manzaralı bir yolda araba kullanmak.

- Radyoda en sevdiğiniz kadının şarkısının çalması.

- Yatağınıza uzanıp yağmurun sesini dinlemek.

- Kurutma makinesinden yeni çıkmış sıcak bir havlu.

- Satın almak istediğiniz kazağın %50 indirime girdiğini görmek.

- Uzaktaki bir arkadaşınızla telefonda konuşmak.

- Köpük banyosu.

- Kıkır kıkır gülmek.

- Güzel bir sohbet.

- Kumsal.

- Geçen kış giydiğiniz montun cebinden on milyon çıkması.

- Kendinize gülmek.

- Gece yarısı saatlerce telefonda konuşmak.

- Su fıskiyelerinin arasında koşmak.

- Durup dururken gülmek.

- Yanınızda size güzel olduğunuzu söyleyen birinin olması.

- İlk aşk.

- Hakkınızda güzel sözler söylendiğine kulak misafiri olmak.

- Uyanıp daha uyuyacak birkaç saatiniz olduğunu farketmek.

- İlk öpüşme.

- Yeni arkadaşlar edinmek.

- Eski arkadaşlarınızla zaman geçirmek.

- Yavru bir köpekle oynamak.

- Oda arkadaşınızla gece yarısı sohbetleri.

- Güzel düşler.

- Arkadaşlarınızla araba yolculuğu yapmak.

- Sevgilinizle yorgana sarılıp iyi bir film seyretmek.

- Çok güzel bir konsere gitmek.

- Çekici bir yabancıyla bakışmak.

- Çikolatalı kurabiye yapmak.

- Sevdiğin insana sıkıca sarılmak.

- İstediği armağanı alan kadının yüzündeki ifadeyi görmek.

- Güneşin doğuşunu seyretmek.......


 

Turkiye'nin en buyuk bankalarindan birinin cagri merkezinde calisiyorum. Bu isi yapanlar bilir; stresli oldugu kadar eglenceli yanlari da vardir. Surekli salak musterilerle ugrasmak zorundasinizdir. Mesela anne kizlik soyadini sorunca, "Annem bosandi" diyen okuzler ya da kart numarasini isteyince, "Aaa, veremem valla. Guvenli mi telefonda boyle kart numarasi vermek" diyen mongollarla ugrasip dururuz.

Tabii ki bazi nimetlerden de yararlanmak soz konusu olabiliyor. Mesela tum unlulerin kredi kartlarini, adreslerini, telefonlarini, nerede, ne yiyip ictiklerini yakinen takip edebiliyorsunuz.

Gelelim itirafimiza. Hepiniz 444'lu numaralari aramis ve oradaki hayati biraz merak etmissinizdir. Merakinizi gidereyim. Musteriler hatta cok bekleyip sinirlendiklerinde bize, "Orada kac kisisiniz?" diye soruyorlar.

Biz de, -mudurlerimiz oyle dememizi istiyor- en az, "100 kisiyiz" diyoruz.

Ama inanmayin arkadaslar. Turkiye'nin en buyuk bankasinin cagri merkezinde bazi saatlerde telefona sadece 4 kisi bakiyor. Ayrica Turkiye'nin en iyi bankalarinin biri olan burada, kredi kartlariniza ekstrede gordugunuzden cok daha farkli yontemle faiz isletiliyor ve bu, musterilerden saklaniyor. Uyanik olan bazi musteriler durumu anladiklarinda ise is bize dusuyor ve durumu kotariyoruz. Yani hepimiz kaziklaniyoruz.

Aci bir itirafta daha bulunayim. Hani musteri temsilcileriyle konusurken kisa sureli sessizlikler oluyor ya, iste o anda bizim elimiz "mute" tusunda oluyor ve eger gercekten salak ya da anlayissiz bir musteriyle konusuyorsak, mute tusuna basip kufur ediyoruz. O yuzden cok kufur yememek icin 444'lu hatlari arayan herkese, biraz daha akilli olun cagrisini yapmak istiyorum. Ayrica sevgili mudurlerim, eger bu itirafi okuduysaniz umarim bir taraflariniz tutusmustur.

Asla kim oldugumu bulamayacaksiniz. Cunku ben burdaki herkesin sesiyim. the informer; Cinsiyet: Erkek; Yas: 29; Il: Ankara En buyuk devlet bankalarinin birinde, uzman pozisyonunda calisiyorum. Yaptigimiz is emekli maaslariyla ilgilenmek. Uc aydan uc aya yatan emekli maaslari uzerinde bazi islemler (!) yapiyoruz.

Bunlardan biri de, maaslardan bankanin para kazanmasini saglamak icin gereksiz kesintiler yapmak. Diyelim ki maasiniz 500 milyon. Biz buradan 100 bin lira kesip (banka masrafi veya herhangi bir hizmet ) hesabiniza 499.900.000 TL yatiriyoruz. Emekli mudimiz ATM'den maasini almaya geldiginde 5 milyon ve katlarini cekmek zorunda oldugundan, cekebilecegi nakit miktar 495 milyon oluyor.

Boylece hesapta kalan 4 milyon 900 bin lira otomatikman bankanin kulanim alanina birakiliyor. Turkiye'de yaklasik 1 milyon emeklinin bu bankadan maasini aldigini dusunurseniz gerisini siz hesap edin. Bilmem inanir misiniz ama 6 aydir bunun mucadelesini vermeye calistim ama nafile. Benim annem ve babam da emekli. Maaslarini calistigim bankadan aliyorlar. Onlara hep hesap cuzdaniyla cekmelerini soyluyorum ancak hala ATM rahatligindan vazgecmediler. Aslinda bu ulkede devede kulak gibi gorunen bu yolsuzluk, kimi insanlara verilmis olan olu kredileri kapatmak icin yapilan bir duzenden baska bir sey degil.
 

BİLİŞİM TEKNOLOJİLERİ İLE!

"Krizi nasıl atlatırız?" sorusuna hiç şüphesiz hergün muhatabız. Klâsik yanıtlar da giderlerimizi azaltmak, satış miktarını çoğaltmak ve karlılığımızı artırmak şeklinde verilmektedir.

Peki ama nasıl?...

Gelişmiş ülkelerde olduğu gibi biz de bilgi ve iletişim teknolojilerini kullanarak krizi atlatabiliriz.

Çağdaş ülkelerde bilişim teknolojileri kullanılarak çok az maliyetle katma değeri yüksek işler üretilebilmektedir. Çünkü bilişim teknolojileri geldiği noktada hayret verici kolaylıklar ve avantajlar sunmakta ve bu nedenle BT'yi tam anlamıyla kullanan kişi ve kurumların işlerini A'dan Z'ye kolaylaştırmaktadır.

Bizim neyimiz eksik, yoksa sorun maliyet mi?

Bir ürün ya da hizmetin reel maliyeti ilk alım değeri değil bir süreç içindeki toplam sahip olma maliyetidir. 500 $'lık fiyatı ile bir bilgisayar bu bağlamda çok ucuz bir ofis aracıdır. Fakat bu davet mektubumuzda sizlere para harcayarak nasıl bir bilgisayar alabileceğinizi değil herhangi bir bilgisayarı kullanarak giderlerimizi nasıl düşüreceğimizi ve böylelikle krizden nasıl az hasarla çıkabileceğiniz anlatmak istedik.

En büyük genel gider kalemi olması nedeniyle telefon masraflarımızı ele alalım.

Bugün hemen her kurumda, her yetkin personelin kullandığı bir bilgisayar var ve çoğu da farklı nedenlerle İnternete bağlanıyor. Neden telefon görüşmelerimizi klasik hatlardan değil de İnternet üzerinden yapmayalım?

Mevcut yapıya göre % 1000 daha ucuza konuşma imkanı sağlayan bu sistemi kurmaksa yalnızca 10 dk'lık bir yurtdışı telefon görüşmesi bedeline eşdeğer.

Peki ya faks? İnternet üzerinden fax çekilebildiği gibi e-posta ile doküman ulaştırma şansımız da var. Buna karşın belge geçmek için bir printer ve bir faks cihazı satın alıyor, bu işler için bir sekreter bulunduruyor ve bir sayfa fax için 5 dk zaman harcıyoruz. Bu kadarla da kalmayıp gidip gitmediği , kağıt, kartuş ve toner gereksinimleri, okunurluğu, dosyalaması, arızası ve elektiriğiyle de ilgilenmek zorunda kalıyoruz.

Belge geçme işlemini internet üzerinden değil klasik hatlar üzerinden bile yapsak PC'de bir faks-modem bize fazlasıyla yetiyor ve bu durumda bile % 400 tasarruf sağlıyoruz.

Önceleri "bir gün gelecek..." ile başlayan tümceler kurardık. Gelecek geldi ama biz biraz geçmişte kaldık. Anlatılanlar kurgu bilim değil dünyada 3-4 yıldır kullanılan teknolojilerdir. Daha 10 yıl öncesine kadar uzay filimlerinde hayretle seyrettiğimiz cep telefonları bile kısa sürede hayatımıza girdi ve hepimiz benimsedik. Buna rağmen tüm dünyanın ileri düzeyde faydalandığı bilgisayar ve İnternet avantajlarına soğuk kaldık.

Tek neden bu; alışamadık.

Rekabetçi dünyada ve kriz ortamında yarınlara sağ salim çıkabilmek için bireysel ve kurumsal anlamda etkin bir bilişim kültürü edinmek zorundayız. Krizi fırsat bilerek bilgi altyapımızı etkinlik ve maliyet yönüyle bir kez daha ele almalıyız. Zaten fazla şansımız da yok.

Çok somut avantajlar sağlayan ve her yönüyle hayatımızı kolaylaştıran BT dünyasının avantajlarından uygar toplumlar gibi biz de faydalanabilmeliyiz. 100 yerine 5 ödeyeceksek neden olmasın ki?... tek engel alışkanlıklarımız ve o da bize kalmış. Sefalete alışacağımıza bilgisayara alışalım.


 

ÖKSÜZ KALAN KUZU

Geçen yıl kurban bayramında, her zaman olduğu gibi İzmir'deydik. Kurbanlık koyun almaya babamla ben de gittim.

Kısa bir yolculuktan sonra pazar yerine geldik. Babaannem koyun seçerken, amcamın kızı, babam ve ben kuzuları seviyorduk. Biz kuzuları severken babaannem koyunu seçmişti. Pazarlık yapılırken koyunlara bakıyordum. Sonra alacağımız koyuna oldukça şaşkın, öksüz bir çocuk gibi acılı ve masum gözlerle bakan bir kuzucuk gördüm. Yanına gitmekten kendimi alamadım. Yanına gittiğimde biraz öfkeli, biraz da utangaç bir tavırla gözleri dolu dolu "Babana söyle, annemi değil beni alsın. Annem bensiz yaşar ama ben onsuz yaşayamam !" der gibi meledi ve yanımdan yavaş yavaş uzaklaştı. Babaannemi başka bir koyunu beğenmesi için ikna etmekte çok geç kalmıştık. Çünkü, koyun alınmış, arabaya konmuştu. Gitmek için beni bekliyorlardı.

Aldığımız koyunu iki gün boyunca besledik. Sanırım yavrusuyla aynı acıyı ona da yaşattık. Arkadaşını kesilirken görmüştü. Bense onun kesilişine bakamadım. Aklıma yavrusu geliyor, sanki içime kaynar sular dökülüyordu.

O günden beri düşünür dururum; bir canlı güzel bir şekilde hayatını yaşarken, gözleri kapatılıp ayakları bağlansa ve boğazını soğuk bir çeliğin deldiğini hissetse... Nasıl bir duygudur acaba bu ?

Nasıl bir duygu olduğunu bilmiyorum ama, şuna eminim ki; bu duyguyu ve o anı hiçbir canlı tatmak / yaşamak istemez.

Seçil ERBİL
6/A No.282
Yahya Bayazıt İlköğretim Okulu

Eşref YILMAZ'ın, "ÇOCUKLAR DA YAZAR" adlı kitabından. ( GÜNİZİ KİTAPLIĞI )


 

YAŞAM KAVANOZUNDAKİ TAŞLAR

Aşağıdaki gerçek öykü, öğrencileri ile Zaman Yönetimi dersi profesörü arasında geçer:

Profesör sınıfa girip karşısında duran seçkin öğrenci kitlesine kısa bir süre baktıktan sonra, "Bugün Zaman Yönetimi konusunda deneyle karışık bir sınav yapacağız" dedi.

Kürsüye yürüdü, kürsünün altından kocaman bir kavanoz çıkarttı. Ardından, yine kürsünün altından bir düzine yumruk büyüklüğünde taş aldı ve taşları büyük bir dikkatle kavanozun içine yerleştirmeye başladı. Kavanozun daha başka taşlar almayacağına emin olduktan sonra öğrencilerine döndü ve "Bu kavanoz doldu mu ?" diye sordu.

Öğrenciler hep bir ağızdan "Doldu" diye cevapladılar. Profesör "Öyle mi?" dedi ve kürsünün altına eğilerek bir kova mıcır çıkarttı. Mıcırı kavanozun ağzından yavaş yavaş döktü. Sonra kavanozu sallayarak mıcırın taşların arasına yerleşmesini sağladı. Sonra öğrencilerine dönerek bir kez daha "Bu kavanoz doldu mu?" diye sordu.

Bir öğrenci "Dolmadı herhalde" diye cevap verdi. "Doğru" dedi profesör ve tekrar kürsünün altına eğilerek bir kova kum aldı ve yavaş yavaş tüm kum tanelerini taşlarla mıcırların arasına nüfuz edene kadar döktü. Yine öğrencilerine döndü ve "Bu kavanoz doldu mu?" diye sordu.

Tüm sınıftakiler hep bir ağızdan "Hayır!" diye bağırdılar. "Güzeeel" dedi profesör ve kürsünün altına eğilerek bir sürahi su aldı ve kavanoz ağzına kadar doluncaya dek suyu boşalttı. Sonra öğrencilerine dönerek "Bu deneyin amacı neydi?" diye sordu.

Uyanık bir öğrenci hemen "Zamanımız ne kadar dolu görünürse görünsün, daha ayırabileceğimiz zamanımız mutlaka vardır" diye haykırdı.

"Bu da yerinde bir cevap. Bir de şunu düşünelim!" dedi profesör, "Bu deneyin esas anlatmak istediği, 'Eğer büyük taşları en başta koymazsan, küçükleri yerleştirdikten sonra büyükleri hiç bir zaman kavanozun içine koyamazsın' gerçeğidir". Öğrenciler şaşkınlık içinde birbirlerine bakarken profesör devam etti: "Peki nedir hayatınızdaki büyük taşlar?"

"Bu akşam uykuya yatmadan önce iyice düşünün ve sizin büyük taşlarınız hangileridir iyi karar verin. Şunu iyi bilin! Büyük taşlarınızı kavanoza ilk olarak yerleştirmezseniz hiç bir zaman bir daha koyamazsınız, o zaman da ne kendinize, ne de çalıştığınız kuruma, ne de ülkenize yararlı olursunuz."

Profesör, ders bittiği halde konuşmadan, oturan öğrencileri sınıfta bırakarak çıktı...


 

KURABİYE HIRSIZI

Bir gece kadının biri bekliyordu havaalanında,
Daha epeyce zaman vardı, uçağın kalkmasına.
Havaalanındaki dükkandan bir kitap ve bir paket
kurabiye alıp, buldu kendisine oturacak bir yer.

Kendisini kitabına öyle kaptırmıştı ki, yine de
Yanında oturan adamın olabildiğince cüretkar bir şekilde
Aralarında duran paketten birer birer kurabiye
Aldığını gördü, ne kadar görmezden gelse de.

Bir taraftan kitabını okuyup, bir taraftan kurabiyesini yerken,
Gözü saatteydi, "kurabiye hırsızı" yavaş yavaş
Tüketirken kurabiyelerini.
Kulağı saatin tik tak larındaydı ama yine de
engelleyemiyordu tik tak lar sinirlenmesini.
Düşünüyordu kendi kendine, "Kibar bir insan olmasaydım,
Morartırdım şu adamın gözlerini!"
Her kurabiyeye uzandığında, adam da uzatıyordu elini.
Sonunda pakette tek bir kurabiye kalınca
"Bakalım şimdi ne yapacak?" dedi kendi kendine.
Adam, yüzünde asabi bir gülümsemeyle
Uzandı son kurabiyeye ve böldü kurabiyeyi ikiye.
Yarısını kurabiyenin atarken ağzına, verdi diğer yarıyı kadına.

Kadın kapar gibi aldı kurabiyeyi adamın elinden ve
"Aman Tanrım, ne cüretkar ve ne kaba bir adam,
Üstelik bir teşekkür bile etmiyor!"
Anımsamıyordu bu kadar sinirlendiğini hayatında,

Uçağının kalkacağı anons edilince bir iç çekti rahatlamayla.
Topladı eşyalarını ve yürüdü çıkış kapısına,
Dönüp bakmadı bile "kurabiye hırsızı"na.
Uçağa bindi ve oturdu rahat koltuğuna,
Sonra uzandı, bitmek üzere olan kitabına.

Çantasına elini uzatınca, gözleri açıldı şaşkınlıkla.
Duruyordu gözlerinin önünde bir paket kurabiye!
Çaresizlik içinde inledi, "Bunlar benim kurabiyelerimse eğer ;
Ötekiler de onundu ve paylaştı benimle her bir kurabiyesini!"
Özür dilemek için çok geç kaldığını anladı üzüntüyle,
Kaba ve cüretkar olan, "kurabiye hırsızı" kendisiydi işte.


 

BİZ BİLİNCİ

Öğrenci ermişe gidip ondan Cennet ve Cehennem arasındaki farkı göstermesini istemiş.

Ermiş, öğrenciyi evrenin derinliklerine, Cehennem ülkesine götürmüş.

Öğrenci orada, insanların üzerinde büyük bir yemek tenceresinin bulunduğu kocaman bir masanın etrafında, ellerinde tencereye ancak uzanabilen altı kulaçlık kaşıklarla oturduğunu görmüş. Bu yemek dünyanın en muhteşem yemeğiymiş ve kokusu, duyanın iştahını kabartıyormuş.

Ama Cehenneme mahkum insanlar kaşıkları ağızlarına götüremiyorlarmış çünkü kaşıklar çok uzunmuş. Cehennem insanları acıdan kıvranıyorlarmış. Kendilerini besleyemiyor, açlık çekiyorlarmış.

Öğrenci saygıyla karışık bir korkuya kapılmış ama daha Cenneti görmemiş.

Ermiş öğrenciyi engin kozmosdan geçirmiş, Cennet ülkesine varmışlar.

Burada öğrenci aynı kocaman masanın etrafında insanların oturduğunu, aynı muhteşem yemeği ve herkesin ellerinde aynı altı kulaçlık kaşıkları görmüş.

Ama Cennette herkes mutluymuş ve gülüyorlarmış çünkü orada insanlar birbirlerini besliyorlarmış.


 

CAN

Bir sözcük buldum çın çın öter;
                  &nbs p;        Adı Can'dır.

Bir erik kopardım can dalından;
İçi can dolu,
Adı Can, yaprağı can, lezzeti candır.

Bir gölge düştü önüme dedi ki:

Bir yüküm var benden ağır
Bir yüküm var beni taşır
                  &nbs p;        Adı Can'dır.

Toprak dedi ki:

Can Allah'ın yongasıdır.
Fakat ben bir deri bir kemik kaldım
Bir de misafirim var adı Can'dır.

Işık dedi ki:

Renklerden kokulardan,
Seslerden önce koşup geldim
İnsana nur topu gibi
Bir müjde getirdim,

                 &n bsp;         Adı Can'dır.


 

GERÇEK FAKİRLİK

Günlerden bir gün, bir baba ve zengin ailesi çocuğunu köye götürdü. Bu yolculuğun tek amacı vardı, insanların ne kadar fakir olabileceklerini oğluna göstermek.

Çok fakir bir ailenin çiftliğinde bir gece ve bir gün geçirdiler. Yolculuktan döndüklerinde baba çocuğuna sordu,

"İnsanların ne kadar fakir olabildiklerini gördün mü?"

"Evet!"

"Ne ögrendin peki?" dedi baba,

Çocuk yanıt verdi,

- "Şunu gördüm: Bizim evde bir köpeğimiz var, onlarınsa dört. Bizim bahçenin ortasına kadar uzanan bir havuzumuz var, onlarınsa sonu olmayan bir dereleri. Bizim bahçemizde ithal lambalar var, onlarınsa yıldızları. Bizim görüş alanımız ön avluya kadar, onlarsa tüm ufku görüyorlar."

Çocuk sözünü bitirdiğinde babası söyleyecek bir şey bulamadı. Çocuğu ekledi,

"Teşekkürler baba, ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için!''


 

ÖRNEK

Konfüçyus, bazı insanlara bir şey öğretmenin en iyi yolunun bunu örneklerle göstermek olduğunu biliyordu. Bu yüzden sınıfın tam karşısına geçti.

Eline bir vazo aldı, tüm öğrencilerin görebileceği şekilde vazoyu havada tuttu. Diğer elinde bir elma vardı. Öğrencilerin meraklı bakışları arasında, elmayı vazonun içinde bıraktıktan sonra, vazoyu yere koydu ve şöyle dedi:

"Elmayı vazodan çıkarmayı başaran öğrenci, elmayı yiyebilir."

Çocuklardan biri acıkmıştı, ilk o davrandı ve elini vazonun dar ağzından içeri soktu. Elmayı yakaladı, çıkarmaya çalışıyor, ama başaramıyordu.

"Elimi çıkaramıyorum!"

Konfüçyus, "Elmayı sıkı sıkı tutmaktan vazgeçmediğin sürece, elini çıkarman mümkün olmayacaktır," dedi.

Çocuk elmayı elinden bırakmak istemiyordu; ama sonunda zorunlu olarak bıraktı. Elini vazodan çıkardığında, yüzünde şaşkınlık okunuyordu.

Elmanın vazodan nasıl çıkarılabileceği konusunda sizin bir fikriniz var mı?

Konfüçyus, vazoyu yerden alıp ters çevirdi. Elma vazonun içinden yuvarlanıp avucunun içine düştü. Çocukların hepsi gülmeye başladı. Aslında o kadar basit bir şeydi ki bu!

Konfüçyus, "Fakat bu, göründüğü kadar basit değil," dedi.

Elmayı havada tutuyordu konuşurken.

"Bazen bir şeyi gerektiğinde bırakabilmek, zor bir iştir. Onu bırakabilmek de bir beceridir. Eğer bir şeyi zorla tuttuğunuzda, ulaşmak istediğiniz şeyi engellediğini görüyorsanız, o zaman onu özgür bırakmalısınız. Eğer yanlış bir şey yapıyorsanız, o zaman buna son vermelisiniz. Eğer kendinize ve başkalarına karşı dürüst davranmıyorsanız, bu hilekarlığı hemen durdurmalısınız. İşte, ancak o zaman hedefinize ulaşabilirsiniz."


 

AYDINLIK

Bir bilge çölde öğrencileriyle otururken demiş ki;

"Gece ile gündüzü nasıl ayırt edersiniz? Tam olarak ne zaman karanlık başlar, ne zaman ortalık aydınlanır?"

Öğrencilerden biri;
"Uzaktaki sürüye bakarım" demiş, "koyunu keçiden ayıramadığım zaman akşam olmuş demektir."

Başka bir öğrenci söz almış ;
"İncir ağacını, zeytin ağacından ayırdığım zaman, anlarım ki sabah başlamıştır."

Bilge uzun süre susmuş.
Ögrenciler meraklanmışlar ve " Siz ne düşünüyorsunuz? " diye sormuşlar.

Bilge şöyle demiş;
"Yürürken karşıma bir kadın çıktığında, güzel mi çirkin mi, siyah mı beyaz mı diye ayırmadan, ona "kızkardeşim" diyebildiğimde ve yine yürürken önüme çıkan erkeği, zengin mi yoksul mu diye bakmadan, milletine, ırkına, dinine aldırmadan, erkek kardeşim sayabildiğimde anlarım ki sabah olmuştur, AYDINLIK başlamıştır... "


 

DEĞERİNİ/Zİ BİLİN!

Kırlangıç, bir adama aşık olmuş.

Penceresinin önüne konmuş, tüm cesaretini toplamış, tüylerini kabartmış, güzel durduğuna ikna olduktan sonra....

Küçük sevimli gagasıyla cama vurmuş.

Tık...tık...tık...

Adam cama bakmış. Ama içeride kendi işleriyle ugraşıyormuş. Bir meşgulmüş, bir meşgulmüş! Kimmiş onu işinden alıkoyan?

Minik bir kırlangıç!

Heyecanlı kırlangıç, telaşını bastırmaya çalışarak, deriiin bir nefes almış, şirin gagasını açmış, sözcükler dökülmeye başlamış:

- Hey adam! Ben seni seviyorum. Nedenini, niçinini sorma. Uzun zamandır seni izliyorum. Bugün cesaret buldum konuşmaya. Lütfen pencereyi aç ve beni içeri al. Birlikte yaşayalım.

Adam birden parlamış.

- Yok daha neler?

- Durduk yerde sen de nereden çıktın şimdi? Olmaz alamam! demiş.

Gerekçesi de sersemceymiş:

- Sen kuşsun! Hiç kuş insana aşık olur mu?

Kırlangıç mahçup olmuş. Başını önüne eğmiş. Ama pes etmemiş, bir süre sonra tekrar pencereye gelmiş, gülümseyerek bir kez daha şansını denemiş:

- Adam, adam! Hadi aç artık şu pencereni. Al beni içeri! Ben sana dost olurum. Hiç canını sıkmam.

Adam kararlı, adam ısrarlı:

- Yok, yok ben seni içeri alamam demiş. Biraz da kabaymış, lafı kısa kesmiş:

- İşim gücüm var, git başımdan!

Aradan bir zaman geçmiş, kırlangıç son kez adamın penceresine gelmiş:

- Bak soğuklar da başladı, üşüyorum dışarıda. Aç şu pencereyi al beni içeri. Yoksa, sıcak yerlere göç etmek zorunda kalırım. Çünkü ben ancak sıcakta yaşarım. Pişman olmazsın, seni eğlendiririm. Birlikte yemek yeriz, bak hem sen de yalnızsın! Yalnızlığını paylaşırım... demiş.

Bazıları, gerçekleri duymayı sevmezmiş. Adam bu yalnızlık meselesine içerlemiş. Pek bir sinirlenmış.

- Ben yalnızlığımdan memnunum demiş.. Kuştan onu rahat bırakmasını istemiş. Düpedüz kovmuş. Kırlangıç, son denemesinden de basarısızlıkla çıkınca, başını önüne eğmiş, çekip gitmiş.

Yine aradan zaman geçmiş. Adam, önce düşünmüş, sonra kendi kendine itiraf etmiş:

- Hay benim akılsız başım demiş.

- Ne kadar aptallık ettim! Beklenmedik bir anda karşıma çıkan bir dostluk fırsatını teptim. Niye onun teklifini kabul etmedim ki? Şimdi böyle kös kös oturacağıma, keyifli vakit geçirirdik birlikte.

Pişman olmuş olmasına ama iş işten geçmiş. Yine de kendi kendini rahatlatmayı ihmal etmemiş:

- Sıcaklar başlayınca, kırlangıcım nasıl olsa yine gelir. Ben de onu içeri alır, mutlu bir hayat sürerim.

Ve çok uzunca bir süre, sıcakların gelmesini beklemiş. Gözü yollardaymış. Yaz gelmiş, başka kırlangıçlar gelmiş. Ama... Onun ki hiç görünmemış!

Yazın sonuna kadar penceresi açık beklemiş ama boşuna. Kırlangıç yokmuş!

Gelen başka kırlangıçlara sormuş ama gören olmamış. Sonunda danışmak ve bilgi almak için bir bilge kişiye gitmiş.

Olanları anlatmış. Bilge kışi gözlerini adama dikmiş ve demiş ki:

- Kırlangıçların ömrü altı aydır...

* * * * *

Hayatta bazı fırsatlar vardır, sadece bir kez elinize geçer ve değerlendiremezseniz uçup gider.

Hayatta bazı insanlar vardır, sadece bir kez karşınıza çıkar, değerini bilemezseniz kaçıp giderler. Ve asla geri gelmezler.


 

Reklâm Kirliliği'ni önleyebilmek için bilinçlenelim !

 

Para sahibi olmak; her kurumun, her yerde dilediği gibi reklâm verebilmesi ve yayınlatabilmesi gibi bir hak sağlamaz!

Avrupa'nın ikinci, dünyanın üçüncü örnek bilinçli yasalarından birini çıkarabildi Türkiye. Sigara reklâmlarının kaldırılması sağlandı.

Dünyanın en büyük sektörüne ancak bilinçlilikle karşılık verilebilirdi. Varolan yasamızla onu da başardık! :)

Fakat maalesef yasadaki açıkları kullanarak, promosyon yoluyla içine girdikleri sektörü (saat, çanta, tişört ve çeşitli eşantiyon ürünleri gibi) baltalayarak hedeflerine ulaşabiliyorlar. Vatandaşımız da bilinçsiz, gayet rahat, ellerinden gelenin en iyisiyle üstlerinde bu pisliklerin reklâmını yapıyor. Gözlerimizi, bilinçaltımızı, çocuklarımızı ve geleceğimizi baltalıyorlar. Ne için? Önce kendilerine sormak gerek nasıl birşeye destek verdiklerini. Kalmadı mı başka marka da hem bedava, hem de o ürün için para ödeyerek reklâm ve görüntü kirliliğine neden oluyorlar. Sözüm ona kişisel gereksinimlerini karşılıyorsa gerisi önemli değil bu kişiler için. Unutmamalılar ki, yalnız değiller ve bir toplum içindeler. İnsanlar bu kadar kayıtsız kalırsa onlar da boş buldukları bostanda cirit atmakta gecikmezler tabii.

Bu sigara konusunda yazılabilecek daha çok şey var fakat şimdi ilerlenmesi gereken nokta, bazı sektörlerin ve kuruluşların reklâm ve sponsorluk kısıtlamaları altında tutulmaları olmalı!

Bazı içki markaları insanların zaaflarından kâr elde edip, sanat ve spor dünyasını kullanarak "sponsorluk" yoluyla reklâm yapıyor. Çocukların tüketimine yönelik bazı firmalar, ürünlerinin reklâmlarını büyük maddi çıkar sağladıkları ve politik bağlantılarla olmadık yerlere koyabilmekte; yine bazı yiyecek firmaları, sucuk ve türevleri çok değerli şeylermiş gibi sloganlarını doğru beslenme ve çocukların geleceğiyle bağdaştırıyor. Cep telefonu şirketleri insanları reklâm bombardımanı altında tutuyor. Zihnimiz, gözümüz ve geleceğimiz kirletiliyor. Sanki önemsiz bir konuymuş gibi dikkate alınmıyor. Bu tür reklâm uygulamalarına izin vermemeli ve maruz kalmamalıyız! Maalesef, yönetimler ve yöneticiler bilinçsiz, halk ezik, bireyler çaresiz! Ne denmeli, ne yapmalı bilmiyorum.

Bu örneklere tüm insanlığa, insan sağlığına olumsuz/uyumsuz etkisi ve potansiyeli olanların hepsini, birçok yiyecek-içecek üreticilerini, bankaları ve birçok isminden ve faaliyetlerinden de anlaşılabilecek holding kapasitesindekileri dahil edebiliriz. Bunları da ilaç sektörü statüsünde hatta daha da kesin bir yapıda kontrol altında tutmalıyız!

Büyük kapitale sahip sektör ve firmalar hiçbir bilinç ve denetleme altında olmadan paralarını konuşturuyorlar. Dilin ve günlük kullanımların en olmadık hallerini kendi leyhlerinde kullanarak insanların direkt bilinçaltlarına girerek adeta beyinlerini yıkıyorlar. Buna da mı seyirci kalacağız? HAYIR! Buna da ancak bilinçlilikle dur diyebiliriz.

Bu arada, varolan "Reklâm Denetleme Kurulu"nun ve diğer reklâm sektöründeki sorumlulukları olanların neler yaptığını, nasıl çalıştığını çok merak ediyoruz. Belki birçok şey yaptıklarını iddia ediyorlardır. Fakat gerçek anlamda görevlerini ve sorumluluklarını yerine getirme çabaları olsaydı sonuçlarını tam anlamıyla görürdük.

Belediyeler de açık alanların uygunluğu düşünülmeden, bilgisizlik ve sadece kendi çıkarları doğrultusunda fütursuzca reklâm alanları yaratıyorlar. Bu sadece şirketler ve belediyeler arası anlaşmalara dayanıyor maalesef. Nasıl olsa halk yine suskun, halk yine köle. Yok mu bununla ilgili sağlam bir sonuç alınacak bilinçlilik ve çalışma?

Kaybettiklerimizin hesabını biz ve çocuklarımız verecek. Buna hakkımız yok. Şu yaşadığımız deprem gibi birçok büyük olaydan hiç mi birşey anlamadık? Gördünüz/yaşadınız, herşey bir anda nasıl anlamsızlaşabiliyor, yitip gidiyor elimizden.

Destekse destek! Gelin hep birlikte bilinçli eylemlerde bulunalım. Gerçekten istediğimiz sonuç için elimizden gelen neyse yapmaya çalışalım! Üşenmeyelim, ertelemeyelim, vazgeçmeyelim! Maskelerimizden, korkularımızdan, çekincelerimizden kurtulalım! ŞİMDİ!

İstedikmi gerçekten isteyip, eylem içinde, ŞİMDİ!, gerekeni yaparak, umut, çaba, içtenlik, samimiyet ve ciddiyetle el atalım! Bakın neler oluyor bu hiçbir şey olmaz dediğimiz ülkede!

HADİ ARTIK!
HADİ ARTIK!
HADİ ARTIK!!!


 

Garip uyarılar ABD'de ürün etiketlerindeki garip uyarılar yarışma konusu oldu. Yarışmayı CD üzerindeki "Silah olarak kullanmayın" uyarısı kazandı. ABD'de ürünlerin üzerinde yeterli uyarı olmadığı gerekçesiyle her yıl açılan binlerce dava, etiketlere inanilmaz ayrıntıların eklenmesine yol açarken, bu garip uyarılar yarışma konusu oldu.

Michigan'da bulunan Dava Taciz İzleme Grubu'nun düzenledigi ''Garip Uyarılı Etiket'' adlı yarışmada birinciliği, Ohio'dan Mary Beth Eckberg'in gönderdigi, bir CD'nin üzerindeki, ''Ultradisc 2000'i, mancınıkla atılacak bir silah olarak kullanmayın'' uyarısı kazandı. Eckberg, yarışmanın birincisi olarak 500 dolar kazandı.

İlgi toplayan diğer uyarılar ise şöyle:

Doğum günü mumlarını kulaklarınızın içine veya diğer vücut boşluklarına sokmayın.

Tuvaletin, arıtılan sifon suyu, içme suyu olarak güvenli değildir.

Fotoğraf çekmek üzere havaya kalkan parmağınızın gözünüze girmemesine özen gösterin.

El masajı aletini uyurken veya bilinçsizken kullanmayın.

Lazer yazıcı kartuşu yenilmez.

Rüzgar geçirmez plaj havlusu hortuma karşı korumaz.

Bu uyku hapları, uykunuzu getirir.

Çocuk arabasını katlamadan önce çocuğu içinden çıkartın.

Jet Ski kullananlar, suya düşmeleri halinde vücut deliklerine su dolmasından yaralanabilirler.

Duvar matkabı için: Bu alet diş delmekte kullanılmaz.

Bahçe süslemekte kullanılan tas parçaları için: Tas yemek, dişlerinizin kırılmasına yol açabilir.

Elbiselerinizi, hiçbir zaman üzerinizdeyken ütülemeyin.

Savunma amaçlı spreyler için: Gözleri yakar.

Saç kurutma makinesini asla uyurken kullanmayın.

Koltukaltı deodorantı için: Gözünüze sıkmayın.

Araba güneşliği için: Güneşlik açılıyken aracı kullanmayın.

Yarışma, ABD'de çok popüler hale gelen davaların, toplumda problem haline geldiğini ve topluma hitap eden uyarıların gerekliliğini ortaya koyduğunu göstermek amacıyla yapılıyor.


 

Önyargı ve korkunun getirdiği yanılgıya iyi bir örnek;

Uzaklarda bir köyde, kocası, çocuğu doğmadan ölmüş, tek başına yaşayan hamile bir kadın kendisine arkadaş olması için dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar.

Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz. Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da, oldukça uysallaşır. Bir kaç ay sonra kadının çocuğu doğar. Tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve yavrusuna bakmak zorundadır. Günler geçer ve kadın bir gün bir kaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kalır... Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardır.

Aradan biraz zaman geçer ve anne eve gelir. Gelinciği ve kanlı ağzını görür. Anne çıldırmışçasına gelinciğe saldırır ve oracıkta öldürür hayvanı. Tam o sırada içerdeki odadan bir bebek sesi duyulur. Anne odaya yönelir... Ve odada beşiği, beşiğin içindeki bebeği ve bebeğin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür.

Einstein'in söylediği rivayet edilen bir söz var:
"İnsanlardaki önyargıyı parçalamak, atomu parçalamaktan çok daha zor"


 

İNSAN ve DÜNYA

Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra pazar sabahı kalktığında tüm haftanın yorgunluğunu çıkarmak için eline gazetesini aldı ve tüm gün miskinlik yapıp evde oturacağını düşündü. Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve sinemaya ne zaman gideceklerini sordu. Baba oğluna söz vermişti bu hafta sonu sinemaya götürecekti ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu. Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti. Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni sinemaya götüreceğim dedi sonra düşündü; "Oh be kurtuldum, en iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez."

Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi ve baba haritayı düzelttim artık sinemaya gidebiliriz dedi. Adam önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de halen hayretler içindeydi ve bunu nasıl yaptığını sordu.

Çocuk; "Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan vardı" dedi...

İNSANI DÜZELTTİĞİM ZAMAN, DÜNYA KENDİLİĞİNDEN DÜZELMİŞTİ...


 

YANILGI

Greater Idaho Falls Bilim Fuarı'nda, bir lise öğrencisi, yöre insanlarını hazırladığı Projeyi imzalamaya davet etti. Delikanlı,"dihydrogen monokside" adlı maddenin kullanımının tümüyle yasaklanmasını, mümkün olmadığı takdirde çok sıkı kontrolünü istiyordu. Maddenin zararlarını, duvarlara astığı afişle açıklıyordu:

1- Yoğun terlemelere ve kusmalara sebep olabilir.
2- Doğaya büyük zararlar veren asit yağmurlarının ana unsurudur.
3- Gaz haline geçmiş hali, çok ciddi yanıklara sebep olabilir.
4- Kazara solunması, ciğerlere dolması ölüme yol açar.
5- Erozyona yol açar.
6- Otomobil frenlerinin etkinliğini azaltır.
7- Ölümcül kanser tümörlerinin hepsinin içinde bulunmuştur.

Bir saat içinde tam 50 bilim fuarı meraklısı insan delikanlının kampanya açtığı standı ziyaret etti. 43 kişi, yasaklama isteğini şiddetle desteklediler. 6 kişi kararsız kaldı. Sadece bir kişi yasaklanması istenen "dihydrogenmonokside" in H2O, yani hayatın can damarı "Su" olduğunu söyledi. Delikanlının bu projesi "Ne kadar kolay aldatılabiliyoruz" yarışmasının birincisi ilan edildi...! Delikanlı "Amacım, kolayca saptırılmış, saçma bilimsel cümleciklerle insanların nasıl yanlış koşullandırılabildiklerini göstermek istedim" dedi.


 

POZİTİF OLSUN !

Düşünceleriniz pozitif olsun,
Çünkü düşünceleriniz sözleriniz olur.

Sözleriniz pozitif olsun,
Çünkü sözleriniz Davranışlarınız olur.

Davranışlarınız pozitif olsun,
Çünkü Davranışlarınız Alışkanlıklarınız olur.

Alışkanlıklarınız pozitif olsun,
Çünkü alışkanlıklarınız değerleriniz olur.

Değerleriniz pozitif olsun,
Çünkü değerleriniz KADERİNİZ olur.


 

MORO'NUN BİR ÇİFT SÖZÜ VAR

Ben her "insana" güvendim. Çevremde hiçbir şeye ve hiç kimseye zarar vermedim. Kendi köpek arkadaşlarıma bile, sahibimi kıskanmadığım sürece, havlamadım. Yaşamım boyunca bir kediyi bile ürkütmedim, kovalamadım.

Merhaba insan dostlarım. Adım Moro. Yunanca "bebek" demek. Yedi yaşında çok yakışıklı, simsiyah, otuz kiloluk bir kurdum... Bir köpek olarak dünyaya gelmişim elimde olmadan. Görenler bakmaya, dokunanlar sevmeye doyamazlardı. Tüm bunlar, sekiz saat boyunca çektiğim dayanılmaz acılarla "ölmek için yalvartan" zehiri yemeden önceydi tabii... Nazar mı deydi acaba ? Hiç kimseye zararım yoktu ki...

Tüm aşılarım zamanında yapıldığından, yılda iki kez dökülen tüylerim bile kimseye zarar vermezdi. Yaşadığım apartmanın arka bahçesinde küçük çocuklarla top oynar, benden korkan çocuklara da sevecen davranarak onlara hayvan sevgisi aşılardım. Üstüme binmelerine, tüylerimi, hatta çok gurur duyduğum kulaklarımı çekmelerine birşey demezdim. Ne zaman havlayacağımı, ne zaman susacağımı bilirdim.

Sahibimin deyişiyle "yakışıklı" bir köpektim. Sahibim, en sevdiğim kemiği "Bırak!" derse bırakır, "Bekle!" derse bekler, "Koş!" derse koşardım. Aslında "Öl!" dese ölürdüm bile onun için. O denli mutluydum ki onunla... Çok seviyordum onu. Ben onunla yedi yıl birlikte yaşadım; bu yüzden bilirdim ki; kemiği ya da topumu bıraksam bile, o birazdan bana onu mutlaka verirdi...

Hep güvendim ona. Yalnızca ona değil, ben her "insana" güvendim. Çevremde hiçbir şeye ve hiç kimseye zarar vermedim. Kendi köpek arkadaşlarıma bile, sahibimi kıskanmadığım sürece, havlamadım.

Yaşamım boyunca kediyi bile ürkütmedim, kovalamadım.

Dolu dolu, maceralıca yaşadım. Sizlerden ve kendi ırkımdan çok sayıda dostum oldu. Bir kez daha zehirlenmiştim önceleri; ama o alerjik birşeydi; yüzüm gözüm biraz şişmişti, hepsi bu... Sonra bir kez de yüksek bir yerden denize düşmüştüm. Bir kez de araba çarpmış, kalça kemiğim kırılmıştı. Ama tüm bu olaylarda hiç kimse bana zarar vermek için plan yapmamıştı. Bir sokak kavgasında, sevgilimi paylaşmak istemediğimden başka bir ırkdaşımca zarar görseydim, bu bile benim seçimim olurdu. Oysa hiç koklamadığım, hiç tanımadığım bir zehiri, sevdiğim bir et ve ekmek parçasının üzerine koyarak beni öldürmeniz, sekiz saat can çekişmeme neden olmanız, bunu evimin bahçesinde yapmanız... Bana pek hakça gelmedi...

Yaşamlarını, benim gibi evde sürdüremeyen ve sokaklarda gruplar halinde dolaşan diğer arkadaşlarım bu konuda benden daha şanslılar... Çünkü, bu zehiri yememek için, gruptan biri özveride bulunup onu yiyormuş. Onun debelenerek can verdiğini gören ötekiler, bir daha o kokunun yanına yaklaşmıyorlarmış. Tıpkı, karşıdan karşıya geçmeyi, bir arabanın çarptığı arkadaşlarını seyrederek öğrendikleri gibi... Bunları şimdiki dünyamda, diğer ölenlerle konuşarak, öğreniyorum... Ama artık çok geç... Beni ne çok seven olduğunu, öldürülmemden dolayı herkesin ne denli üzüldüğünü, kimlerin sahibimi aradığını, ne çok insanın benim için ağladığını görebiliyor ve duyabiliyordum yukarıdan. Onlar için çok üzülüyorum. Ama ahh, o sahibim yok mu? Ah, onun üzüntüsü burada beni binlerce kez daha öldürüyor... Bir de ne biliyor musunuz ? Son anlarımda, sürüne sürüne yanına gidip, üç-dört dakika gözlerinin taa içine bakıp vedalaşmıştım; ama onun bu vedayı anlamadığı, anlamak istemediği anda bana "Hadi yine yırttın yakışıklı!" dediği o sesi hâlâ kulağımda...

Sizinle birlikte olmayı, koşmayı, zıplayıp havadan topumu kapmayı, sahilde frizbi oynamayı, yedi yıldır çiğneyip de ancak yarısına gelebildiğim plastik kemiğimi bitirebilmeyi -tadı hâlâ damağımda-, denize girmeyi, dağda özgürce koşabilmeyi, sahibimin bisikletinin arkasından koşabilmeyi, kana kana su içebilmeyi, kuru ekmek yemeyi, sahibimin sevinçten çişimi kaçırdığımdaki azarlamasını bile yeniden yaşayabilmeyi ne çok isterdim... Henüz yolun yarısındaydım; ama bitirmeme izin vermediler. O zehri oraya atanlara söyleyecek birkaç sözüm var:

"Bu dünya sizin değil!" yaşadığım sürece, sokak arkadaşlarımı gece havladıkları için size şikayet ederek zehir atmanıza neden olan insanların çocukları, evimizin karşısındaki açık tiyatroda her gece sabahlara dek nara atıp, biz köpeklerden daha fazla gürültü yaparak, onlarca bira şişesi kırıyorlardı.

O cam parçaları yüzünden, iki kez ayağım kesilmişti. Yollarımızda, sürücüler, bir yaya gördüklerinde frene basacaklarına kornaya ve gaza sonuna dek basıyorlar, arabalarını hızlı hızlı kullanarak insanların üstlerine sürüyorlardı. "Tanır mıyım acaba?" diye kokladığım çişlerin kimi insanlara aitti. Yerler köpek kokusundan çok, insan tükürüğü ile doluydu. Peki bu sırada siz ne yapıyordunuz?

Trafik terörünü önleyebilmek için bugüne dek herhangi bir düşünce geliştirdiniz mi? Yollara tüküren, sümküren, hatta pisleyenlere ne yaptınız? Kırılan bira şişelerinin değerini, onu süpüren belediye işçisinin zamanını, orada oynarken ayağı kesilen bir çocuğun acısını, o kesiği diken doktorun zaman kaybını hesap ettiğinizi de hiç sanmıyorum.

Çünkü, siz en vahşi yolu en kolay ve en pahalı olduğu için seçenlerdensiniz. Siz asıl sorunları tartışmak yerine, "Zehiri etin içine mi, yoksa lavaş ekmeğinin içine mi süreceğinizi" tartışıyordunuz. Ben karşıdan gelen bir çocuğa kuyruk sallayıp, çevremdeki insanlara sevgi dağıtırken, siz beni nasıl öldüreceğinizi hesaplıyordunuz. Çok kırgınım, gene de size benim ölümüm gibi bir ölüm dilemek, benim hayvanca duygularıma yakışmaz...

Bence "insanlığınızı" ve "aklınızı" sorgulayın... Doğru yapıp yapmadığınızı, insanların yaptığı işkenceleri, cinayetleri, rant uğruna verdikleri zararı, bir de dünyaya bizim verdiğimiz sevgiyi düşünün... Yüreğinizden sevgi hiç eksilmesin dileklerimle...

Moro Jr., Belçika Kurdu, erkek, 01.03.1992'de doğdu. 09.07.1999'da İzmir Karşıyaka'da striktin ile zehirlenerek öldürüldü. Büyük Yamanlar Dağı Karagöl yolunda, oynamayı çok sevdiği bir yere gömüldü.
 

Eğitimli insanların dokuz düşüncesi vardır...

1. Baktıklarında berrak görmeyi düşünürler

2. Dinlediklerinde, iyi duymayı düşünürler

3. Görünüşleri bakımından sıcak olmayı düşünürler

4. Davranışlarında saygılı olmayı düşünürler

5. Konuşmalarında doğru olmayı düşünürler

6. İşlerinde ciddi olmayı düşünürler

7. Kuşkuya düştüklerinde soruları nasıl soracaklarını düşünürler

8. Öfkelendiklerinde sorunları düşünürler

9. Kazancı gördüklerinde adaleti düşünürler...


 

KİMİ İNSANLAR

Kimi insan pek akıllıdır,

Kimi sıcacık, sevgi dolu,

Kimi gayet ağırbaşlı,

Kimi olabildiğince matrak,

Kimi sadık ve güvenilir,

Kimi her an neşe dolu,

Kimi arkadaş canlısı,

Kimi güzel narin,

ve kimi de bunların hepsinin karışımıdır.. Tıpkı sizin gibi..!!!

Şans, mutluluk, sevgi ve dostluk hayatınızın bir anından bile eksik olmasın ve başkalarının hayatına kattığınız güzellikler size fazlasıyla geri dönsün.


 

AFFEDELİM!!!

Lise öğretmeni bir gün derste öğrencilerine bir teklifte bulunur:

"Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?"

Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ederler. "O zaman" der öğretmen. "Bundan sonra ne dersem yapacağınıza da söz verin"

Öğrenciler bunu da yaparlar. "Şimdi yarınki ödevinize hazır olun. Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz!"

Öğrenciler, bu işten pek birşey anlamamışlardır. Ama ertesi sabah hepsinin sıralarını üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır. Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen:

"Şimdi, bugüne dek affetmeyi reddettiğiniz her kişi için bir patates alın,o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun."

Bazı öğrenciler torbalarına üçer-beşer tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur. Öğretmen, kendisine "Peki şimdi ne olacak?" der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar:

"Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste,okuldayken sıranızın üstünde? hep yanınızda olacaklar."

Aradan bir hafta geçmiştir.Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış olan öğrenciler şikayete başlarlar: "Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor." "Hocam, patatesler kokmaya başladı. Vallahi, insanlar tuhaf bakıyorlar bana artık." "Hem sıkıldık, Hem yorulduk!"

Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir:

"Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz. Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz,

halbuki affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir.


 

GÜLÜMSEMENİN SIRLARI

Bir gülümseme insana hiçbir şeye mal olmaz. Fakat çok şey kazandırır.

Vereni fakirleştirmeden alanı zengin eder.

Gülümseme sadece bir an sürer, fakat anısı bazen sonsuza dek yaşar.

Hiç kimse onsuz yaşayacak kadar zengin veya güçlü değildir.

Gülümseme evde mutluluk, işte başarı yaratır.

Dostluğun ve içtenliğin parolasıdır.

O yorguna dinlenme, üzgüne neşe verir.

Böyle olmakla birlikte, satın alınamaz, rica ve minnetle elde edilemez.

Ödünç alınamaz veya çalınmaz, zorla sahip olunamaz.

Çünkü kendiliğinden verilmedikçe hiç kimsenin işine yaramaz.

Bazı kimseler size gülümsemeyecek kadar yorgundurlar, onlara siz gülümseyiniz.

Gülümsemeyenlerin güleryüz görmeye gereksinimleri herkesten çoktur.

"Her zaman gülümse, dudaklarından tebessüm eksik olmasın, hatta bu acıtsa bile."

:) :) :) :) :) :) :) :) :) :) :) :) :) :) :) :) :) :) :) :) :) :) :) :) :)


 

İnsan mutluluğu hep hor kullanıyormuş...
Hep şikayetçi, hep bıkkınmış...

Bir gün melekler mutluluğu saklamaya karar vermişler. "Saklayalım, zor bulsunlar. Zor buldukları için belki değerini bilirler" diyerek başlamışlar tartışmaya. Sorun büyükmüş. Mutluluğu saklamak kolay değilmiş çünkü. Kimisi "Everest'in tepesine saklayalım" demiş, kimisi "Atlas Okyanusu'nun dibine" demiş.

Tac Mahal'in kubbesi, Mekke sokakları, İtalyan sofrası, bir hastanenin yeni doğan odası, dondurma külahı, lâle bahçesi...

Pek çok yer düşünmüşler ama hiçbiri yeterince zor gelmemiş...

Derken meleklerden biri "İÇLERİNE SAKLAYALIM" demiş.

"Kimsenin aklına gelmez içine bakmak"

İşte o gün bugündür mutluluk insanın kendi içinde saklıymış...

Hiçbir mutluluk kolay gelmiyor. Kolay kolay gülmüyor insanın yüzü...

Emekte ve insanın içinde saklı mutluluk. Ne başkasının ekmeğinde, ne başkasının evinde, ne de başka bir şeyde......

Bu yüzden gözünüz hep içeride olsun
Siz de kendinizin ve insanın içine bakın...


 

İyi eş, diğerini çantada keklik görmez. Başkalarıyla birlikteyken kendine özenen ama eşiyle baş başayken yeterince özenmeyen eş, diğerini çantada keklik görmeye başlamış demektir. Diğerine karşı (bakımına, görünüşüne, duruşuna) özen göstermemek, diğerini etkilemeye ve ara sıra -yani sık sık- yeniden elde etmeye çalışmamak, ilişkinin zeminini dinamitlemekle birdir. İlişki, sürekli yenilik ve tazelikle beslenmesi gereken canlı bir varlıktır. Onu kendi haline veya diğerinin insafına bırakmak güçsüz düşüp ölmesini seyretmekle birdir.

İyi eş, ilişkisini hayatın diğer parçalarından önde tutar. Herkesin işi, gücü, kariyeri, evi, anası, babası, tamir edilecek eşyası, ödenecek faturası var. Bunlar kimseyi ayrıcalıklı kılmaz. Hayat memat meselelerini ilişkisine dayanarak ya da sürekli sırasını kaydırarak halletmeye çalışan eş, ilişkiyi öldürür. İyi eş, hayat meselelerinden ilişkisini beslemeye çalışan ve ilişkisinden kuvvet alan eştir.

İyi eş, diğerinin ihtiyaçlarını anlamaya ve karşılamaya isteklidir. Kediler, çiçekler ve çocuklar ihtiyaçlarını önceden ifade edemezler. İfade edebildiklerinde iş işten çoktan geçmiş olur. Bu yüzden varlıkların ihtiyaçları önceden sezilmeli ve zamanında ilgilenilmelidir. Yoksa ölürler. İyi eş; ilgi, özen, şefkat ihtiyaçlarını önceden sezmeye istekli ve bunların söylenmesine mahal bırakmadan karşılamaya hevesli eştir.

İyi eş, ne zaman hareket etmek, ne zaman durmak gerektiğini bilir. Bazen hayatta ve ilişkide, bize bırakılsa asla öyle yapmayacağımız işleri yapmakla, bazen de bizim için yapılmasında hiç de sakınca olmayan ama tecrübe repertuvarımızda olmayan durumlarla karşı karşıya kalırız. Esneklik gösterip yeni koşullara uyum sağlamayla, olduğu gibi durup etrafı kendine göre şekillendirme arasındaki çizgiyi koruyabilen eş, iyi eştir.

İyi eş, kendine değer verir. Yokluktan aşk, kendi eksiğini diğerinin "tamlığından" doğru tamamlamaya çalışmak demektir. Varlıktan aşk ise zaten "olmuş" bir benliği diğeriyle birlikte daha da zenginleştirmektir. Kendilik değerini, diğeri üzerinden tamamlamaya çalışan eş nihayetinde hayal kırıklığına uğrayacaktır. İlişkideki kişilerin birbirini geliştirip büyütmesi ne kadar zenginleştiriciyse, birinin diğeri üzerinden tamamlanması o kadar fakirleştiricidir. Yokluktan âşık olandan, iyi eş çıkmaz.

İyi eş, zihnindeki bir ideali değil, olduğu haliyle diğerini sever. Kusursuz aşık arayan, aşksız kalacaktır. Bir süre idare etse bile her türlü idealleştirme günün birinde hayal kırıklığı olarak elinize dönecektir. Gerçek insan kusurlu, mantıksız ve fevridir. Aklıyla değil, duygularıyla karar verir. İnatçıdır ve sözünden dönmeyi beceremeyecek kadar boş gururludur. Tıpkı sizin ve benim gibi.

İyi eş, değiştiremeyeceği şeyleri sevmeyi (ya da vazgeçmeyi) bilir. Pek çok öğretiye göre en büyük bilgelik, insanın neyi değiştirip neyi değiştiremeyeceğini bilmesidir. Eğer eşinizin boyundan, bazı huyundan, bir kısım alışkanlığından pek de memnun değilseniz, ya bunlarla beraber olmayı öğreneceksiniz ya da bu ilişkiyi sürdürmeyeceksiniz. Buradaki öğrenme, kesinlikle tahammül etmeyle karıştırılmamalı. Tahammül, er ya da geç patlayacak bir bombadır. Eğer farklı bir şeyi sevebilme beceriniz varsa, bu becerinizden bu "değişmeyecek" özellikleri sevmeyi öğrenmekte yararların. Yok eğer bunlara tahammül etmekte olduğunuzu hissederseniz, derhal yolunuzu değiştirin. Ne dikene dokunun, ne gülü incitin.

İyi eş, diğerine açıktır. Nasıl ki diğeri "ideal" değil "gerçek" bir insansa, ilişkideki kişi olarak biz de ideal değiliz. Hedef bu olabilir. Çıtayı düşürmek gerekmez. Ama çıtanın bulunduğu yerle olduğumuz yer arasındaki mesafeyi iyi tayin etmek ve bunu açıkça ortaya koymak ilişkinin sürmesi için olmazsa olmaz koşuldur. Yoksa hayatımız "-mış gibi" oyunuyla geçer. Bu da çok enerji ve çok tahammül gerektirir. Yani er ya da geç patlar. Açıklık, pek çok stres kaynağının ve iletişim kopukluğunun kökünü kurutan sağlam bir ilaçtır.

İyi eş, zamanı iyi geçirmek için uğraşır ve kötü zamanlara birlikte direnmeyi bilir. İyi eş, iyi vakit geçirmek ve vakti iyi geçirmek için fırsatların ayağına gelmesini beklemez. Fırsat yaratır. Kötü zamanlar ise, iyi eş için, birlikte öğrenme, büyüme ve kuvvetlenme zamanlarıdır. Dahası, hayatı ve birbirini daha iyi tanıma ve yakınlaşma fırsatlarıdır.

İyi eş, diğerinin kendisine nasıl davranmasını istiyorsa ona öyle davranır. Almanın vermekten çok daha kolay olduğu bir dünyada diğerine denk ve eşit davranmak gerçekten ciddi çaba ister. Ama diğerinin yerine kendini koyabilmek, empati yapabilmek, önden sezebilmek; bunları isteyebilmenin, bunları elde edebilmenin -koşulu değil ama- karşılığı. İyi eş, koşul sürmeyen ama karşılığın ne olduğunu bilen eştir.


 

Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?

Hiç vaktiniz yok, "Fast live", "Fast food", "Fast music", "Fast love"...

Dikte ettirilen "yükselen değerler", "in"ler, "out"lar...

Buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere ardında bitecek hepsi...

Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, Size sesleniyorum! Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini? Copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını?...

İçinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille arkadaşlarınıza? Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız? Öpüşmek için hangi tuşlara basmak gerekir?...

Ya da Geri Dönüşüm Kutusu'nda saklanabilir mi kaybolan zaman?

Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın tomurcuklandığını. Ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında ?...

Koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda?...

Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor?


 

- Gel yavrum kalk bakalım tahtaya, sana bir sorum var.
- Buyurun, sorun öğretmenim.
- Canlılar kaça ayrılır?
- Dörde ayrılır öğretmenim...
- Bana yanlış gibi geldi ama say bakalım...
- Bitkiler, Hayvanlar, İnsanlar, Çocuklar...
- Çocuklar da insan değil mi kızım?
- Haklısınız, o zaman canlılar üçe ayrılır öğretmenim...
- Peki, simdi yeniden say bakalım.
- Bitkiler, Hayvanlar ve Çocuklar...
- Kızım insanlara ne oldu?
- Düşünebilenleri hep çocuk kaldılar, düşünemeyenleri de hayvanlaştılar öğretmenim...


 

IŞIĞI YANAN EVLER...

"Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya'ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. İlk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordum. Bir süre daha geçti; yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan Hacıanne'ye sıkılarak:
"Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?" dedim.

Hacıanne:
"Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz" dedi.

Merak ettim, tekrar sordum:
"Trenden sizin bir yakınınız mı inecek?"

Hacıanne:
"Hayır evlâdım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulamazsa, sokakta kalır. Buraların yabancısı biri geldiğinde, "ışığı yanan bir ev" bulsun diye bekliyoruz."

Konya Ovası'nda, ya da bir başka yerinde Türkiye'nin, trenden inen yabancılar için "ışığı yanan evler" yerinde hâlâ duruyor mudur? Yabancılar, yorgun gövdelerini yün yataklarda dinlendirmeye devam ediyorlar mı? Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakan kadınlar yaşıyorlar mı? Kuşlara yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler? Bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler. Bizler, atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir medeniyetin yetimleriyiz. Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız.

Şâir öyle diyordu:
"Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler." Şimdi bu güzel insanlar, neden ve nasıl atlarına binip gittiler? Onları ne yıldırdı da bir daha dönmemek üzere, sessiz sedasız gittiler? Ey güzel yurdumun güzel insanları! Neredesiniz?


 

GÖL OLMAYA ÇALIŞ!

Yaşlı bir usta, çırağının sürekli herşeyden şikâyet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderir.

Hayatındaki herşeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyler.

Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başlar.

"Tadı nasıl?" diye soran yaşlı adama öfkeyle "acı" diye yanıt verdi.

Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerideki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu:

- "Tadı nasıl?"
- "Ferahlatıcı" diye yanıt verir genç çırak.
- "Tuzun tadını aldın mı?" diye sordu yaşlı adam.
- "Hayır" diye yanıtlar çırağı.

Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturur ve şöyle der:

- "Yaşamdaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Istırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey, ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir.

Onun için sen de artık bardak olmayı bırak,

Göl olmaya çalış!"


 

Bunları yazıya dökenlerin önemsiz olduğunu düşünmüyoruz. Esas olanın ve yoğunlaşılması gerekenin, kavramı kimin ele aldığı değil, söylenen sözün ya da yazılanın kendisi olduğuna inandığımızdan dolayı kimin yazdığına yer vermedik. Ayrıca elektronik ortamın güvensizliği de, bizi bu tür bir uygulamanın daha yerinde olacağına inandırdı.

"Gerçek ve mantık tüm insanlara açıktır ve onları ilk söyleyen kişiye, onları yineleyene ait olduğundan daha fazla ait değildir."

"Sizi güldüren ya da ağlatan bir mektup alırsınız, bunun nedeni olan postacı değildir."

 

 

 


BU SAYFADA GÖRMEK İSTEDİGİNİZ BİLGİ VE/VEYA BAĞLANTILARI,
AŞAĞIDAKİ FORMU DOLDURARAK İLETEBİLİRSİNİZ.
(YOU CAN SEND US YOUR INFORMATION AND/OR LINKS,
YOU WOULD LIKE TO SEE IN THIS PAGE FILLING THE FORM)

 

Ad ya da Takma Ad(Rumuz/Mahlas)
(Name or Nickname)


E-posta Adresi
(E-mail Address)

Konu/Başlık
(Subject/Topic/Title)


İçerik/Katkı/Destek/Ek/İstek/Yorum/Soru/Bozuk Adres vs. ???
(Content/Contribution/Support/Add/Request/Comment/Question/Broken Link etc. ???)

5102
( Teknik açıdan, numarayı yanındaki boşluğa girmeniz gerekmektedir. )


 

Bu sayfada arama yapmak için; klavyenizde CTRL+F tuşlarını ya da
tarayıcınızın sol üst köşesindeki [Dosya | Düzen | Görünüm] bölümündeki
[Düzen]'in altındaki "Bul" komutunu kullanınız.

(Başka sayfaların da içeriğinde arama yapmak için
aşağıdaki kutuya aradığınız sözcük ya da konuyu giriniz)

 

Bu sayfa 02 Ocak 2016 itibariyle 117 kez ziyaret edilmiştir.

6D Bilgi Hizmetleri vs. | www.6Dtr.com       FaRkLaR Kılavuzu | www.FaRkLaR.net        GösterGe Hizmetleri
Yenilikler ve Duyurular